Savaşın kırkıncı gününde bir ateşkesin sağlanmış olması önemlidir. Bir canın bir gün daha fazla yaşayacak olması çok kıymetli bir şeydir. Çünkü bir insanın hayatına eklenen bir gün, yalnızca o kişinin değil, onunla bağlı olan bütün hayatların da bir gün daha var olması demektir. Bütün dünya tıbbı bunun üzerine kurulmuş değil midir? Bir canı bir gün daha fazla yaşatmak… Hastaneler, ilaçlar, ameliyatlar, yoğun bakım üniteleri, bütün bilimsel çabalar özünde bu amaca hizmet eder. Dolayısıyla bir savaşta silahların susmasıyla kazanılan bir gün bile, küçümsenebilecek bir kazanım değildir. Bu durumu hafife almak, insan ve bütün canlıların hayatının kıymetini anlamamak olur.
Keşke dünyada hiçbir zaman hiçbir savaş olmasaydı ve olmamalıydı. İnsanlık tarihine baktığımızda, savaşların yalnızca toprakların değil, insan vicdanının da yaralandığı zamanlar olduğunu görürüz. Ancak tarih göstermiştir ki insanın, akrep gibi dönüp kendisini sokan bir yanı vardır. Bu benzetme yalnızca mecazi bir ifade değildir; insanın kendi eliyle kendi dünyasını tahrip etme eğilimini anlatan tarihsel bir gerçeğin ifadesidir.
İlk çağlardan itibaren insanlar, bir yandan medeniyetler kurarken, diğer yandan bu medeniyetleri yıkacak savaşlar da üretmiştir. Antik çağların imparatorlukları, büyük fetihlerle yükselmiş; fakat yine savaşların yıkıcı gücüyle çökmüştür. Orta Çağ’da din adına yapılan savaşlar, insanın kutsal değerleri bile çatışma aracı hâline getirebildiğini göstermiştir. Yeni Çağ’da teknolojinin gelişmesiyle birlikte savaşların ölçeği büyümüş, yıkımın sınırları genişlemiştir. Yakın çağlarda ise iki büyük dünya savaşı, insanlığın kendi kendine verebileceği zararın sınırlarını neredeyse tahayyül edilemez boyutlara ulaştırmıştır.
Bu gerçekler karşısında, tarih boyunca pek çok düşünür ve filozof insanın kötülükle olan ilişkisini anlamaya çalışmıştır. İnsan neden savaşır? Neden kendi türünü yok etmeye yönelir? Dinler, düşünce sistemleri ve ahlâk öğretileri bu sorulara cevap aramış, insanın içindeki yıkıcı eğilimleri sınırlamak için ilkeler geliştirmiştir. Adalet, merhamet, sorumluluk ve emanete sadakat gibi kavramlar, bu çabanın ürünleri olarak ortaya çıkmıştır.
Ancak kötülük de boş durmamıştır. O da kendi yollarını bulmuş, karşı argümanlar geliştirmekte gecikmemiştir. Hatta çoğu zaman dinleri ve düşünceleri bağlamından kopararak ters yüz etmiş; onları, özündeki merhamet ve adalet ilkelerinden uzaklaştırarak kötü amaçları için kullanmıştır. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. İnsanlık adına ortaya konmuş değerler, kimi zaman güç hırsının ve çıkar hesaplarının aracı hâline getirilmiştir. Böylece insanın iyiliğe yönelme çabası ile kötülüğün kendini meşrulaştırma gayreti arasında bitmeyen bir mücadele doğmuştur.
İnsanoğlu geçen zaman içinde ciddi gelişmeler ve büyük kazanımlar elde etmiştir. Bilim ilerlemiş, teknolojik devrimler yaşanmış, insan uzaya çıkmış, hastalıkların büyük bir kısmı kontrol altına alınmıştır. İletişim araçlarıyla dünyanın en uzak köşeleri birbirine bağlanmış, bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştır. Ancak bütün bu ilerlemelere rağmen, insanın en temel sınavlarından biri olan “birbirini öldürmeme” ilkesinde yeterli olgunluk ve başarıya ulaşılamamıştır.
Hatta bu anlamda kötüye gittiğimizi söylemekte mahsur yoktur. Çünkü modern çağın savaşları yalnızca cephelerde değil, şehirlerin ortasında yaşanmakta; savaşın yükünü yalnız askerler değil, siviller de taşımaktadır. Teknolojinin sağladığı güç, insanın merhametini artırmak yerine kimi zaman yıkım kapasitesini büyütmüştür. Bugün içinde yaşadığımız devir, insanın hem en büyük ilerlemeleri yaptığı hem de en büyük yıkımları gerçekleştirebildiği bir çelişkiler çağıdır.
Bütün bu tarihsel tecrübenin ortasında, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlayan ilahî hitaplar da dikkat çekici bir anlam taşır. Kur’an’ın insan için söylediği o çarpıcı ifade burada yeniden hatırlanır: İnsan cahildir. Emanet dağlara ve taşlara teklif edilmiş, onlar bu ağır sorumluluğu kabul etmekten çekinmişlerdir; fakat insan bu emaneti kabul etmiştir. Bu anlatım, insanın yüklendiği sorumluluğun büyüklüğünü ve bu sorumluluğu taşıma konusundaki zorluklarını ifade eder.
Belki de insanlık tarihinin bütün dramı, bu emaneti yüklenen insanın, onu taşıyacak olgunluğa henüz tam olarak erişememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ateşkeslerin kıymeti de burada ortaya çıkar. Çünkü her ateşkes, insanın kendi yıkıcı yanına karşı verdiği küçük ama anlamlı bir zaferdir. Her susan silah, insanın içindeki merhametin henüz tamamen yok olmadığını gösteren bir işarettir.
Belki de insanlık için asıl umut, bu küçük işaretlerin çoğalmasında yatmaktadır. Çünkü bir canın bir gün daha fazla yaşaması, yalnızca bir hayatın uzaması değil; insanlığın vicdanının da bir gün daha ayakta kalması, kötülüğün bir gün daha geri adım atmasıdır.




















