Hükümetin bugünkü durumu Bin 400’lü yıllarda İbni Haldunun anlattığı devletlerin çöküşü konusu ile birebir örtüşüyor. Adam tam bir siyaset bilimci. Gezip, gördüğü, araştırıp incelediği devletlerin yıkılış sebepleri sonucunda şu kanaati ortaya koymuş: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
Her şeyin normal göründüğü ancak hiçbir şeyin yolunda gitmediği bir dönemi yaşıyoruz. Siyasi ve iktisadi sorunlar her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Hükümet bütün yaklaşımlara kapılarını kapatmış, kendi bildiğini okuyor. Sadece muhalefete mi kapılar kapalı. Değil tabi, bilime, anayasaya, hukuka ve her şeye. Zaten bütün sorunların omurgasını oluşturan da bu duyarsızlık hali değil mi?
Mehmet Şimşek’in önceki dönem görevi sırasında söylediği “Yağmur yaklaşıyor, çatımızı onarmamız gerekiyor”sözünü hatırlamakta yarar var. Erdoğan, adama söylemediğini bırakmamıştı. Kendisi her nasıl olmuşsa ekonomist olduğunu söyleyip, akademiyi hiçe saymakla tribünlere oynamayı tercih etmişti. Ancak yağmur yaklaşmakla kalmayıp olanca şiddetiyle yağmıştı ve yağmaya da devam ediyor. Şemsiyesi olan azınlık göbeğini kaşıyıp kahvesini yudumlarken çoğunluk sefilleri oynuyor.
Ekonomik krizler hayatımızda hep olmuştu ancak hiç birisi bu kadar uzun sürmemişti. Hiçbir kriz Türkiye’yi bu derce dışa bağımlı yapmamıştı. Devlet olma bilinci muhtemel sıkıntıları göz önünde bulundurmayı gerektiriyordu. Hükümetler bunu öncelikli görevleri arasında değerlendirip, geleceğe dair kalkınma planlarını buna göre yapıyorlardı. Onların zamanında da pek çok olumsuzluk vardı. Kıbrıs Barış harekatı nedeniyle uygulanan ambargoyu görmezlikten gelemeyiz. Denek istediğim, ne doğal afetler, ne salgınlar, nede ortalığı kasıp kavuran savaşlar bugün ortaya çıkmadı. Hepsi de insanlık tarihi kadar eski ve amansızdı.
Kriz kelimesi yaşadığımız sıkıntıları tanımlamaktan çok uzak bir kavram. Kriz, ekonomik ya da siyasi alanlarda anlık sapmalardır. Kısa süreli denge kaybıdır. Aynı şey sağlık içinde geçerlidir. Bir yıl boyunca yatağa bağımlı bir insana kriz geçiriyor demek ne kadar mantıklıysa içinde bulunduğumuz durumu aynı kelime ile tanımlamak da o kadar gerçekdışıdır.
İbni Haldu’un “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” sözünü bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Birçok devletin yıkılış sebepleri üzerine yapmış olduğu çalışmalar sonucunda böyle bir yargıya varmış. Tabi bu kanaatinin altını da olabildiğince doldurmuş. Kişilerin kendilerinden önceki olayların neden ve sonuç ilişkilerini kullanarak iktidar olduklarını söyler. Tıpkı 11 yıl evvel Erdoğan’ın “Eğer 8 yıl öncesi asgari ücretle aldığın yumurtadan, aldığın sütten, aldığın peynirden, aldığın ekmekten bu gün daha azını alıyorsan bize oy verme” sözleri gibi.
İkinci aşamada tekelleşmenin başladığı, mevcut tabi dayanışmanın yerini yapay güç odaklarının aldığından bahseder. Üçüncü aşamayı refah seviyesinin yükselmesi ve “Hakim sınıflar kültürel projelerin koruyucuları olarak boy gösterir” şeklinde tanımlar. Yani halkın alınteri vergileriyle yapılan hizmetlerin kişiye özgü bir başarı şeklinde yansıtılması. Biz ile başlayan hizmet anlayışında kibir ön plana çıkarak ben olma hali yaşanır. İbni Haldun, dördüncü aşamanın doyum, tatmin ve kendini beğenme dönemi, beşinci aşamanınsa safahat, israf ve çöküş aşaması olduğu fikrini savunur. Ancak can alıcı noktayı da ortaya koymadan geçmez. İsraf nedeni ile bozulan mali açığın kapatılması için vergilere yüklenen devletin çöküşünü kaçınılmaz olarak görür.
Tabi biz bu çöküşü devletin değil de iktidarın yaşamasını diliyoruz. Zira yaşadıklarımız, masumane bir sebep sonuç ilişkisi olmaktan çok uzak. Adeta bir hesaplaşma. Bin yıllık devlet geleneği, demokrasi, milli ve manevi değerler, halkın refah ve mutluluğu, birlik ve beraberlik duyguları gibi daha pek çok şeyle…




















