Aynı dünyalı, aynı ülkenin çocukları olsak da, ne maddi ne de manevi anlamda gerçek bir eşitlikten söz edemeyiz. Yaratılışta da böyle bir eşitlik aramak beyhudedir. Eğer her şey eşit olsaydı; onca peygamberin, filozofun, hatta adalet kavramının bile bir anlamı kalmazdı. Cennetle cehennemin varlığını kimseye anlatmaya da ihtiyaç duyulmazdı. Gerekli uyarılar yapılmış, geri kalan kısmı ise insanoğlunun maharetine bırakılmıştır.
Kimimiz iki yüz elli dairesi, birkaç köşkü olan evlere doğarken; kimimiz bir çoban kulübesinde açarız gözümüzü. Bu bizim tercihimiz değildir. Dünyaya geldikten sonra fırsatları değerlendirebilir, anne babamızı geçebiliriz; yahut bir kulübeye bile sahip olamadan bu dünyadan göçüp gidebiliriz. Dünyalı olma bakımından çoğumuzun başını sokacak bir evi vardır; ama dünya aynı zamanda evsizlerle de doludur. Ev sahibi de olabiliriz, kiracı da, yahut bir seyyah gibi sürekli yer değiştiren biri de. Maddi imkânlar çoğu zaman elimizden fazlasını getirmez.
Demem o ki, dış güzellik de çoğu zaman bizim elimizde değildir; bu tamamen imkânlarla ilgili bir meseledir. Evimizin iç tezyinatı da maddi güç gerektirir elbet. Fakat bir evin iç huzuru sadece bunlardan ibaret değildir. En görkemli evler bazen bir huzursuzluk değirmeni gibi döner de bizim haberimiz olmaz. Oysa mütevazı kulübelerde bile insanlar huzuru demleyebilir, biz fark etmeyiz.
Bir evin huzuru için maddiyat önemlidir ama asıl mühim olan, o evi manevi olarak dolduran anne ve babalardır. Onların kurduğu düzen, çocukların yeni dünyasını şekillendirir. Dünyada bundan daha büyük bir sorumluluk yoktur. Çünkü bu evlerden çıkan insanlar, bir ülkenin sokaklarını ve dünyanın gidişatını belirler. Şüphe yok ki sokakta gördüğümüz her şey, evlerimizin birer uzantısıdır. Evlerimiz hem bireysel hem de toplumsal hayatımızın merkezidir. Hatta daha ileri gidip şunu söyleyebilirim: Biz sokaklarımızda da aslında evlerimizi yaşarız. Hiçbirimiz evlerimizi sokağa taşıdığımız kadar sokakları evimize taşımayız. Burası çok ince bir noktadır.
Böyledir, ama hepimiz biliyoruz ki evlerimizde huzursuzluk gitgide artmaktadır. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde artık evlerin sokaklara değil, sokakların evlere hükmetmeye çalıştığını görüyoruz. Bu gidişat böyle devam ederse, sokak her şeye tamamen hâkim olduğunda felaket de kaçınılmaz olacaktır. Evlerimiz bu mücadeleyi kazanmak zorundadır.
Bugün bir kakafoni, bir gürültü medeniyetinin içindeyiz. Bunun bir çekiciliği olduğu da inkâr edilemez. Köyden kasabaya, kasabadan şehirlere, evlerden sokaklara doğru sürekli bir göç yaşanıyor. Ama bu sürdürülebilir bir durum değildir. Bu nedenle evlerimiz, en çok sıkıştığımızda, bunaldığımızda, çaremiz kalmadığında sığınabileceğimiz, oturup ağlayabileceğimiz yerler olmalıdır. Ve en önemlisi: çocuklarımıza evlerimizi sevdirebilmeliyiz.
Bütün bunların sağlanabilmesi için ev içindeki saygı ve sevgi hiyerarşisinin korunması şarttır. Gösteremediğiniz bir şeyi kimseden bekleyemezsiniz; gösterip de karşılık bulamamak ise ayrı bir talihsizliktir.
Konu uzun, mevzu derin… Sizi fazla yormayayım.
Hepimize çok iş düşüyor.




















