Güncel
Giriş Tarihi : 26-04-2025 12:45

"Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir"

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi bu cümle ile başlar.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan bu yana Türkiye anayasasında yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kürsünün arkasındaki duvarda tamamı büyük harflerle yazılı bulunan ve Türk milleti adına Türkiye'nin kuruluşunu ilan eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi bu cümle ile başlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk'e ait “Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir.” sözünün günümüz Türkçesi ile söylenişidir. “

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”

Ne kadar böyledir, gerçekten bugün de böyle midir? Hiçbir zaman böyle olabilmiş midir? Olmalı mıdır, olmadan olmaz mıydı?

Türk Milleti, bu sözü ne kadar anlamıştı, gerçekten anlamış mıydı? Anlaması bir zorunluluk muydu?

Dünkü yazımda egemenlik kaygılarımın olduğunu söylemiştim. Gerçekte kaygısız olmamı gerektiren çok az şey varken, kaygılı olmamı gerektiren çok şeyin olduğu benim kanaatim. Bu kanaatimi ete kemiğe büründürebilirim.

Ülke, vatan, millet deyince, ilk akla gelen, gelmesi gereken, ülke sınırları içinde, yurttaşlarının, bütün insanların, yaşama hakkı ve can güvenliğidir. Devletlerin birincil görevi, hem sınırlarının dışındaki dünyaya karşı, hem toplumun biri birine karşı, hem de devletin bizatihi kendisine karşı güvenliğinin tartışmasız sağlanmasıdır. Devlet bunu, hem içeride, hem dışarıda resmi ve legal güvenlik birimleri ile yapar. Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet teşkilatı öncelikle bunun için vardır. Devlet bütçesinin önemli bir kısmını da bunun için ayırır.

Bizim elimizde, üzerinden henüz dokuz yıl geçmiş, darbe yemiş bir ordu ve emniyet teşkilatımız var. 30 Bin subayını ekarte etmiş bir ordunun yeniden normalleşmesi için asgari, yirmi, otuz yıla ihtiyaç vardır. Her şey normal giderse, emniyet için on, on beş yıl yeterli olabilir. Her şeyin normal gittiğinden emin miyiz? Bunda da endişem var. Sırf bu yüzden, gerek içeride, gerekse dışarıya karşı bir güvenlik endişem vardır.

Toplumsal ve sosyal endişelerim var; toplumun, devletin imkanlarına göre, yeterince ve doğru eğitilmediğinden endişem var. Eğer bunun tersi olsaydı, bu kadar ağır değer yıpranması yaşamamış olurduk. Milli ve dini değerlerimizde korkunç bir yıpranma söz konusudur. Ahlaki dejenerasyon hat safhaya ulaşmıştır. Ülkemiz gençlerine ve çocuklarına bir vaatte bulunamamakta, gençlerimiz uyuşturucu batağında debelenmektedir. Bulunduğumuz coğrafyanın çevresi, çürümüş insan yığınlarından oluşmaktadır. Bu çürüme bize de sirayet etmiş, çoğu alanlarda kokuşmaya başlamıştır. Rahmetli Tanpınar’ın dediği noktaya sürüklenmekteyiz; “İnsan çürüdü mü bunun çaresi olmaz” demişti. O noktaya doğru hızla sürükleniyoruz. Milletimiz ağır bir göç tehdidi altındadır. Bir bakan, ekonomimizi kurtaracak dört ayağı sayarken, birinin “yabancılara konut satışı” demişti, biz de ağzı açık bu mucidi dinlemiştik! Oysa bu ülkede, daha dün, yabancılara toprak ve mülk satmak, vatan hainliği olarak bellenirdi. Mete Han’dan bu yana “Toprak Milletin Köküdür” bilinirdi. Birçok şeyin satıldığını biliyoruz ama, neyden ne kadar bundan habersiziz toplum olarak. Bu dehşetli bir güvenlik kaygısıdır.

Bir ülke, müsrif bir tüccar gibi milli varlıklarını satarak çarkını çeviremez....

Ekonomik olarak hızla çöküşe gidiyoruz. Bunun için bir şahide ihtiyaç duymuyorum, kendi üzerimdeki ekonomik baskı ve değişimi izlemem benim için yeterli bir şahittir. Ekonomik olarak, çok ciddi sosyal yarılmalar söz konusudur, açılan onca paketlere rağmen piyasa asla güven duymamakta, bu da topluma ciddi bir maliyet olarak yansımaktadır. Çünkü güvenliğin yüzde atmışı psikolojiktir. Toplumda ekonomi ile birlik psikolojik güven çökmüştür. Ekonominin en büyük açmazı bu güvenin yenilenememesidir. Yeni getirilen; benim ta 2008 yılından beri “Cehennem tüneli” dediğim başkanlık sistemi, yapısı itibariyle bir egemenlik problemi olmaya başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, hepimiz de biliyoruz ki, artık eski meclis değildir. Kütlesi hacim olarak ne kadar artmışsa, meriyetteki ağırlığı o denli azalmıştır. Bu da bir egemenlik sorunudur. Tabi bunu besleyen, dünden de gelen başka açmazlarımız da var. Bizdeki siyasi partiler, gerçek anlamda birer parti olmaktan uzaktır yapıları itibariyle. Partili sistem bir tartışma rejimini de beraberinde getirir. Bizim partilerimiz tartışmanın bir tür yasaklandığı lider hegamonyalı yapılara sahiptir. Sıkıntının önemli kaynaklarından biri de budur. Bu partiler normalleşmeyip, gerçek partilere dönüşmedikçe de bu endişelerden kurtulmamız mümkün değildir. Ekonomi ile, siyasetin iç içeliği de kaçınılmaz bir şeydir.

Dün de, yakın geçmişte de, bugünde, verilen hukuki kararlar toplumu ikna etmekten uzaktır. Adalet mekanizmasının sadece güven sorunu değil, zaman sorunu da toplumu derinden etkilemekte, vatandaş bir tür problemleri ile baş başa kalmaktadır. Örneğin benim şahidi olduğu bir alacak verecek davası sekizinci yılına girmekte, halen ne zaman karar verileceği de kestirilememekte. Bir esnafın, bir bireyin, bu hız çağında basit bir davasının sekiz yıl sürmesi korkunç bir şeydir. Artık o kocaman büyük davalardan ve yanlışlardan bahis açmıyorum.

Ülkemizde son yıllarda yaşanan en büyük erozyon ahlaki erozyondur. Bütün yöneticilerde buna dahildir. Ağızdan çıkan sözler eski ağırlığını kaybetmiştir. Bir faninin, bugün söylediğinin, ertesi günü yüzde yüz tersini söylemesi utanılacak şey olmaktan çıkmıştır. Buna devletin de alet edildiği gözden kaçmamaktadır. Bunun içinde tek bir örnek her şeyi anlatmaya yeterlidir. Devletin ve bütün hükumetlerin resmi açıklamalarında kırk yıldır, kırk bin kişinin katili dedikleri ve toplumun hafızasına yerleştirdikleri zat, bir gecede, toplumsal bir barışın öznesi haline getirilebilmektedir. Buna da inanmamız istenmektedir. İnsan zihni nasıl bir yalama gücüne sahip olacak ki, bir anda siyahı beyaz, beyazı siyah görebilsin. Bu insanın yaratılış hilkatine bile ters bir şey. Buna onlarca, yüzlerce, hatta binlerce örnek vermemiz mümkündür. Böyle bir düzlemde, bir hakikatten, bir gerçekten söz etmek, hakikaten güç bir durumdur.

Bitin bunların hepsi, ciddi birer egemenlik problemidir ve ben bu kaygıyı taşımak, kendimi korumak ve diri tutmak mecburiyetindeyim. Aklını ve vicdanını askıya almamış herkesin de böyle düşündüğünden eminim. Aksini yapanlarla konuşulacak ve tartışılacak bir sözümüz yoktur.

AdminAdmin