“Kıraç toprakların kırbaç yarası” dizesi, Âşık Reyhani’ye yazdığım şiirimden alınmış bir mısradır. Ancak bu mısra, yalnızca Âşık Reyhani’yi değil; onun şahsında bütün bir Anadolu’yu, asırların kırbacını yemiş Anadolu Türk insanını, yani bizi, yani kendimizi anlatır. Reyhani, bizden bir kuşak öncesinin temsilcisidir. Ben burada daha çok bizim kuşağın hikâyesine dokunmak istiyorum.
Bizler, yoksul Anadolu’nun kavruk yüzlü çocuklarıydık. Ortak özelliğimiz, hepimizin yoksul evlere doğmuş olmasıydı. Yoksulluk, o yıllarda yalnızca fakirlik kelimesiyle karşılanabilecek bir durum değildi. Yoksulluk bir kültürdü; “yoksulluk kültürü.” Tepeden tırnağa, hayatın her alanında yaşanan, insanın varlığını kuşatan bir hâl.
Bizler, uzun savaş yıllarının ardından; kimi şehit, kimi gazi, kalanları ise derin yoksulluk içinde hayata tutunmaya çalışan dedelerin torunlarıydık. Onlar, çarıklı ayakları ve nasırlı elleriyle yalnızca var olma mücadelesi veren bir nesildi. Sağlam bir imanları ve temiz bir vatan sevgisinden başka hiçbir şeyleri yoktu.
Onlardan doğanlar, yani annelerimiz ve babalarımız, kerpiç evlerden başlarını sokacak bir yurt, bir yuva kuran nesiller oldular. Ayaklarında yine çarık vardı, elleri yine nasırlıydı. Büyük emeklerle çift çubuk sahibi oldular; toprağa tutunarak yaşadılar.
Bizler ise, topraktan başka sığınakları olmayan bu neslin çocukları olarak toprak damlı evlere doğduk. Çoğu ümmî babaların ve annelerin çocuklarıydık. Ancak ümmîlik artık cana tak etmiş olacak ki, istisnalar kaideyi bozsa da, çoğu çocuklarını okutmak için can atıyordu. Ve gerçekten de öyle yaptılar.
Bizim kuşak, okumanın en fazla revaç gördüğü kuşak oldu. Ama bu hiç de kolay olmadı. Köylerden kasabalara, kasabalardan ilçelere, ilçelerden vilayetlere uzanan bir seferberlik yaşandı. Köylerinden kopup gelen bu çocukların en büyük sıkıntısı, bugün de hâlâ devam eden barınma sorunuydu.
Yatılı okul imkânları vardı ama herkese yetmezdi. Çoğu, köyde bıraktıklarını sandıkları evlerin benzerlerini şehirlerde mesken tuttu. Bugün “varoş” ya da “gecekondu” dediğimiz bu evlerdi bunlar. Bu mekânlarda, ikinci bir yoksulluk kültürü içinde eğitimlerini sürdürdüler.
Yatılı okullar ve bu evlerin dışında üçüncü bir barınma alanı daha vardı: Vakıflar Talebe Yurtları. Her yerde olmasa da birçok şehirde mevcuttular. Ben, birey olarak bunlardan birine kapağı atan şanslılardandım. Bunun dışında barınacak hiçbir yer yoktu.
Birçoğu bu yollarda döküldü, elendi; ama bir kısmı da yoksulluk içinde ortaokul ve liselerden mezun olmayı başardı. Benim gibi yatılı okullara kapağı atanlar, nispeten daha rahat sayılırdı. Yeme, içme, giyinme, yatıp kalkma gibi dertleri yoktu. O günün şartlarında yatılı okullar, oldukça iyi donanıma sahipti.
Buraları tercih edenler, kısa yoldan hayata atılmayı hedefleyenlerdi. Çünkü okumanın tek bir amacı vardı: ekmek parası. Elbette bunun dışında okumayı amaç edinenler de vardı; fakat doğrusu, bunlar bizi pek ilgilendirmiyordu. Bizim seçimlerimizle onların seçimleri farklıydı. Gitme imkânımız olan birçok okulun varlığından ve hatta adından bile habersizdik.
Kısa yoldan hayata atılmayanların önünde üniversite yolu vardı. Ama çocuk üniversite çağına gelmişti; üniversite ile fakülte arasındaki farkı bilmeyecek kadar bu yeni dünyaya uzaktı. Dahası, bu yeni dünyanın sonunda hayatlarına mal olacak tuzaklarından da habersizdiler.
Bir ateşe yürür gibi yürüdüler. Onlar yürümeye hazırlanırken kapanlar çoktan kurulmuştu. Yoksulluk yine yakalarını bırakmamıştı; yoksulluklarını, gittikleri her yere yanlarında taşıdılar. Bir bölümü çoktan sağ-sol diye bölünmüş yurtlara yerleşirken, bir kısmını yine yoksul kulübeler bekliyordu.
Okumak için gelmişlerdi ama kendilerini çoktan başlamış bir cengin içinde buldular. Onlara düşen yalnızca safını seçmekti. Çok geçmeden herkes safını seçti; silahlar kuşanıldı. Yürüyüşler, boykotlar, bombalar ve bölük bölük ölümler…
Bu yeni dünya hakkında fazla bilgileri yoktu; zaten buna fırsat da bulamadılar. Bir yandan okullarını bitirmeye çalışıyor, bir yandan ideolojilerini öğreniyor, bir yandan da savaşıyorlardı. Bu hengâmede çoğu, yoksulluğunu bile unutmuştu.
Bu kuşağın en belirgin özelliği samimiyetiydi. Her şeyleri tartışılabilirdi ama samimiyetleri asla. Riyasız bir iş yaptılar; öldüler.
Burasını daha fazla derinleştirmek istemiyorum. Bu yazıyı yazmaktaki amacım da tam olarak burasıydı. O gün ölemeyip sağ kalanlar, bugün yavaş yavaş ölüm çağını yaşıyorlar. Ve yine ölüyorlar. Bu ölümlerin farkı, ecelleriyle gelmesidir.
Gün geçmiyor ki bir yerden ölüm haberi gelmiş olmasın. Şimdi yine çoğar çoğar ölüyorlar. Aslında çok erken ölüyorlar. Çünkü geçmişte bıraktıkları hayatların her birinde ağır tortular var. Ancak bu kadarına dayanabiliyorlar. Kimi melun hastalık kanserden, kimi beyin tümöründen, kimi kalp krizinden peş peşe-ardı ardına gidiyor.
Birçoğu, cevabını hâlâ bulamadığı soruların huzursuzluğuyla ölüyor.
Hepsine rahmet diliyorum.




















