Her gerçek, bir hayalin ürünüdür. Çünkü hiçbir hakikat, çıplak hâliyle insana görünmez. Evreni yekûn olarak düşündüğümüzde onu ne tam görebiliriz, ne de tam hissedebiliriz. Görüşümüz kadar duyuşumuz da sınırlıdır. Kozmos, kendisini bütünüyle ele vermez; bir kısmını gösterir, çoğunu gizler. Belki de bu gizlilik, varoluşun korunma biçimidir.
O hâlde, evren bir sırdır; bizim payımıza düşen ise, o sırrın yankısını düşlemlerimizde duymaktır.
Belki de bütün mesele budur: Merakın bitmemesi.
Zira merakın bittiği yerde hayat donar, düşünce susar, sanat ölür. Merak, insanı kımıldatan ilk esintidir; hayal ise o esintinin şekle bürünmüş hâlidir.
Evreni bir kozmik düş olarak algılıyorsak, insan da o düşten nasibini almıştır. İnsan, tıpkı evren gibi, kendisini bütünüyle ele vermez. Her insanın içinde açıklanamayan, dile gelmeyen bir alan vardır; karanlıkta parlayan bir çekirdek. Belki o çekirdeği korumak, insanın kendi varlığını muhafaza etmesidir. Çünkü insan, bütünüyle çözülürse, artık bir muamma olmaktan çıkar ve esrarı büyüsü bozulur.
Kendimizi gizleriz, çünkü varlığımızın derinliği ancak o gizde saklıdır.
Bedenimiz meydandadır, herkesin gözü önünde; ama içimiz?
Kim kimin içini tam olarak bilir? Bilmesi gerekir mi?
İnsan ilişkileri de bir ikilemdir. Bir yanda aleniyete davet, öte yanda gizemin çekiciliği.
Belki de insanın asıl trajedisi budur; hem anlaşılmak isteriz hem de tam olarak anlaşılmaktan korkarız.
Yazı, bu iki yönlü arzunun çocuğudur.
Yazmak, kendini görünür kılmaktır; ama aynı zamanda görünürlük içinde bile bir perde aralamaktır. Yazı, insanın iç sesini dış dünyanın diline tercüme etme girişimidir. Kimi insan bunu ister, yazar, açılır; kimiyse kendi içinin kapısını kapatıp anahtarı da uzağa fırlatır.
Kim daha bilgedir?
Suskun olan mı, konuşan mı?
Feryat mı haklıdır, sessizlik mi?
Alimlik mi yüceltir insanı, ümmilik mi korur safiyetini?
Belki her biri bir diğeriyle anlam kazanır; biri diğerinin gölgesi gibidir.
İnsan yazarken, çoğu kez ölçülebilir, elle tutulabilir bir dünyanın tasvirine yönelir. Fakat şiir... şiir tam orada devreye girer.
Çünkü şiir, aklın değil, aha çok sezginin sesidir.
Şiir, bilincin değil, bilinçaltının şahitliğidir.
Bir bakıma insanın kendi içini ele verme cesaretidir, ama bu ifşa, sıradan bir açıklık değildir; semboller, imgeler, dolaylı anlatımlarla örülmüş bir açıklıktır...
Yani şiir, gizini açarken bile gizli kalmayı başarır.
Peki biz neden şiir yazarız?
Belki neşemizi taşıracak kelime bulamadığımız için…
Belki kederimizi kelimeye dönüştürmezsek boğulacağımız için…
Kızgınlıklarımızı, sevgilerimizi, ulaşamadıklarımızı, düşüp yeniden doğduklarımızı bir şekilde anlamlandırmak için yazarız.
Belki de hayal edip biçimlendiremediklerimize bir form kazandırmak, onlara bir yer açmak içindir şiir.
Ama nedense her şeyi yine imgelerin zarfları içine gizleriz.
Belki açıkça söylemeye korktuğumuz için, belki de şiirin büyüsü o gizde saklı olduğu için.
Oysa ben şairi, en mert insan olarak bilirim.
Çünkü o, içini bize okuyan kişidir.
Kendi sırlarını dünyaya armağan eden, görünmez acılarını görünür kılan kişidir.
Ama bazen düşünüyorum:
Zaten giz olan bir yanımızı, bir de şiirle daha gizemli kılmak mı bizim yaptığımız şey?
Belki de şiir, içimizdeki gizle yüzleşmenin en nazik, en zarif yoludur.
İfşa değil, itiraf değil; sadece içle dışın birbirine dokunduğu bir sınır hâli…
Bir anlamda ruhun konuşma biçimi.
O yüzden soruyorum size, kendime, hepimize:
Sahi, neden şiir yazıyoruz?
Belki cevabı yok, belki de her şiir, o cevabı aramanın kendisidir.
Ben, yazarken sadece duygu dünyamın çok boyutlu hâlini arz ediyorum, sunuyorum.
Ya siz?




















