Güncel
Giriş Tarihi : 30-07-2025 11:35

Post sahiplerinin de koltuk sahiplerinin de sığındığı liman din olmuştur.

Hıristiyan dünyası yetkiyi tarikatlara verirde İslam Âlemi geri kalır mı? Aynı şeyi yapar. Hatta çıtayı yükselterek. “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” der.

Post sahiplerinin de koltuk sahiplerinin de sığındığı liman din olmuştur.

İktidar sahiplerinin, koltuklarını tarihin ilk siyasetçilerine borçlu olduklarını düşünürüm. Halkın gazını alabilmekte gayet ustalar. Nabza göre şerbet vermeyi bilmişler. Bu uyanıklık sayesinde tahtlarını, koltuklarını ve postlarını uzun süre koruyabilmişler.

İktidar olmak sadece devleti yönetmek mi? Değil tabi. Gücü olanın olmayana hükmetmesi de aynı anlama gelir. Tabir edilmesi bile insana sıkıntı veren bu tanımın kötü uygulama şeklini düşünmek dahi istemez insan. Ancak pek çok yaşanmışlık örneği ile doludur dünya tarihi.

Adamlar, halkla karşı karşıya gelmemek için neler yapmamışlar ki? Post sahiplerinin de koltuk sahiplerinin de sığındığı liman din olmuştur. Hükmü veren mahkeme üyeleri olsa da hükmün infazı kilisenin buyruğu olarak bilinirdi. Hatta soruşturma görevi 13. yüzyılda Papa dokuzuncu Gregorius tarafından Fransisken ve Dominikan tarikatına verilmişti. Halkla bütünleşme, kılcal damarlarına işleyebilme taktiği. Engizitörlerin boş insanlar olduğunu kim iddia edilebilir ki? Pek çoğu üniversitelerde din ve hukuk dersi verenlerdi. Sistemin tıkır tıkır işlemesi adına her şey düşünülmüş. İnsan psikolojisi de… 

Hıristiyan dünyası yetkiyi tarikatlara verirde İslam Âlemi geri kalır mı? Aynı şeyi yapar. Hatta çıtayı yükselterek. “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” der.   Şeyh, müridine “Ölü yıkayıcının önündeki mevta gibi teslim” olmasının büyük paye olduğunu telkin eder. Yetmez,“Ulu emre itaat” fikrini dayatır. Bunların hepsi birer fermandır aslında var olana inanmaktansa gördüğüne inanan insan için.  

Camiden çıkan Cemalettin, Ali Haydar'a: “Diyorum ki, namazını kılıp orucunu tutsan, sonra da içkiye tövbe edip bir daha zıkkımlanmasan hem Allah’ın indinde hem de bizim nazarımızda çok büyük bir itibarın olurdu, der. Ali Haydar:

-Yok, efendi yok, sizin nazarınızda itibar sahibi olmak için Allah nazarındaki itibarıma gölge düşüremem, der.

Şeyhülislam ya da Papa tek güç müydü? Hayır. Su tutmayan çömlekte kim yemek pişirmek ister ki? Tek kanatla uçamayacağını bilen hükümdar şeyhülislama, şeyhülislam da hükümdara muhtaçtı. Hükümdarın haberi olmadan böyle bir esası dillendirmek kimin haddine? Öyle sanıyorum ki değil böyle kaide geliştirmek, hünkârın haberi olmadan Başkent Edirne’den Tekirdağ’a kervan bile gidemezdi.

Hükümdarlar, ulemaya sağladıkları sınırsız yetkinin tahtlarını sallayacağını nedense pek akıl edememişler. Halkın önüne koydukları din engeli, bir zaman sonra da kendi ayaklarına dolanır. Yenilikler ötelenir. "Askere setre pantolon giydirip imanına halel getiren, önlerine öğretmen  diye Frenkleri düşüren padişaha Allah tevfikatını çok görür" fetvası, III. Selim’i bir hayli sıkıntıya sokar.

Batı uygarlığı dinin dünya işlerini tertip etmesine daha fazla tahammül edememiş olmalı ki Homore De Balzac; “Ancak en son katedralin en son tuğlası, en son papazın kafasına düşüp ezdiği zaman insanlık gerçekten özgür olabilecektir.” diyebilmeyi göze alır. Tabi bu söz ancak 1800’lü yıllarda söylenebildi. Ancak bu söz bile Papaların ve şeyhülislamların zulmünü frenleyemedi. Dün ne idiyse bugünde aynı. Çünkü en önemli aktör olan halk dünyanın her yerinde sorgulamadan kabullenmeye alıştırılmış bir kere. “Zalimlerin çarkı cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner” Victor Hugo

AdminAdmin