Bazı insanlar vardır düşünseler de taşı gediğine bir türlü koyamazlar. Kelimeler ağızlarında düğümlenir kalır. Sözü, söylenmesi gerektiği yerde ve zamanda söyleyemezler. Bazıları vardır lafı adeta cebinde taşır. Karşısındaki kişi bitirmeden hemen cevabı yerleştirir. Hem de kırıp incitmeyen bir ahenkle. Doz iyi ayarlanır, seviye aşağılara çekilmez bile.
Aslında bu da bir sanattır. Kelimelerin, ustanın dilinde şekillenip sonra da gediğine oturtulması.
Bu sanatı icra edebilen kişilere baktığımızda bunların bulundukları toplum içerisinde saygı duyulan insanlar olduklarını görüyoruz. Latifeyi yaparken karşısındaki insanın cevabına da hazır haldedirler. Kırılmaz, darılmaz ve hatta aldırmazlardı. Bu özelikleri nedeniyledir ki aynı mizaca sahip kişilerle şakalaşır ve her yapılan şakaya tahammül gösterirlerdi. Hz Ali ‘Cahil ile sakın latife yapma, dili zehirli olduğundan gönlünü yaralar.’ buyurması bundan olmalı.
Halet Efendi ile Şeyh Galip güzel bir günde birlikte yürürlerken birkaç köpeğin birbirlerine karşı sertleştiklerini görürler. Köpekler hırlaşmayı sürdürürken Şeyh Galip; Halet Efendiye takılmadan edemez. Köpekleri işaret ederek Halet efendiye şöyle der:
-Bu ne hâlet!
Hâlet çokta düşünmez. Şeyh Galib’in taşı kendisine attığını anlar ve bozuntuya vermeden:
-Bilmem acaba hangisi galip? Diye bir cevap veriri.
Dedik ya bu bir sanattır. Aynı latifelerin sıradan insanlar arsında vuku bulması eminim ki dargınlıklara neden olurdu. Ama onlar birbirlerine darılmadıkları gibi latifelerinin halk arasında yayılmasına da aldırış etmemişlerdir.
Bir de Şar Fuzûlî’miz vardır. 16. yüzyıl şairi olarak tarihte yerini almıştır. Fuzûlî ile Bağdatlı Ruhî kırda gezerlerken bir bağ kulübesinin önünde bir köpek görürler. Bağdatlı Ruhî, arkadaşı Fuzûlî’ye takılmak için şöyle der:
- Bu köpek burada fuzuli.
Şair büyük adamdır. Kendisine çok normal bir şey söylenmiş gibi oralıklı olmadan arkadaşına şöyle cevap verir.
-Vur tekmeyi, çıksın ruhi.
Taşı gediğine koymanın bir başka örneğini şu yaşanmış olayda görebiliriz. İki kardeş vardı. Şair olana Hayatî, diğer kardeşe ise Mematî denilirdi. İki kardeşin ortak bir dostları vardı ki ona da Postî denilirdi. Hayatî’nin işi gücü muziplikti. Bir gün Postî’ye bir mektup yazar. Mektupta şöyle sorar.
- İt postî, domuz postî, dericilik sanatı ile temiz olur mu?
Postî, yazdığı mektupta Hayatî’ye şöyle cevap verir:
- Hayatî de murdar, Mematî de. (Ölüsü de murdar, dirisi de)
Yani her iki kardeşin de necis olduklarını ifade etmektedir. Bu bir cümle aynı zamanda fetva niteliğindedir. İt derisi de domuz derisi de dabbağlanmakla temizlenmiş olamaz, cevabını içerir.
Uzun süre kitapları arasında zaman geçiren Yahya Kemal Beyatlı, yorgunluğunu atmak için dışarı çıkar. Yorgunluğunu ancak kendisini anlayabilecek bir dostunun yanında atabileceğini düşünür. İşte tamda böyle bir kış akşamı geçirmenin hayalini kurarken karşısına sevdiği bir dostu çıkar. Hal hatır sorduktan sonra Yahya Kemal dostuna şöyle der:
-Bu gün akşam yemeğini birlikte yememize ne dersin?
Arkadaşı tereddüt etmeden:
-Bundan daha güzel ne olabilir ki Yahyacığım? Zaten ben de deminden beri bu akşamı nasıl değerlendirebilirim diye düşünüp duruyordum. Teklifin pek de isabetli olmuş, der.
Yahya Kemal gülümseyerek arkadaşına:
-İyi öyleyse arkadaşım, davetini kabul ediyorum, hadi size gidelim.
Sözü yerli yerinde kullanmak bir maharet gerektirse de buna anlam yükleyen asıl faktör muhatapların engin hayat anlayışlarıdır. Bu anlayışın olmaması durumunda lafın gediğine oturtulmasından bahsedilemez.




















