Güncel
Giriş Tarihi : 26-11-2025 12:26

İlim soylu bir çaba gerektirir.

İlim bizi tarttı, açığa aldı, uzağına fırlattı; fakat biz bunu bile göremedik. İlimle olan ünsiyetimizi kaybettik.

İlim soylu bir çaba gerektirir.

Bir şeyin kültürü ve ahlakı oluşmuşsa, biz ona aynı zamanda geleneği olan bir şey olarak bakarız. Kültürü ve ahlakı oluşmamış olanlar ise yok hükmündedir. Bunu bir ağaç gibi düşünebiliriz; çiçeği ve meyvesi kültür ve ahlaktır. Elbette kültürün de, ahlakın da, geleneğin de tıpkı ağaçlar gibi kendini her dem yenilemesi gerekir. Kendini yenilemeyen hiçbir şey hayatta karşılık bulamaz; ağaçlar gibi kurur, yok olur.

Hayatımızda süre gelen birçok şeyin, farkında olsak da olmasak da, bir geleneği vardır. Bazı şeyler geleneği olmadan yaşayamaz; bu zincir koptuğunda yeniden kurma şansı yoktur. Ve bütün bu unsurlar, maddi ve manevi yönleriyle işleyen bir sürece tabidir. Bu süreci destekleyen mekanizmalar vardır. Eğer sürecin neresinde olduğumuzu bilmezsek, kaybedenlerden olmamız da kaçınılmazdır.

Geçmişi okurken de onu kendi geleneklerimiz içinden okumamız gerekir ki doğru sonuçlara ulaşabilelim. Bugün hep birlikte yaşadığımız toplumsal çelişkilerin ve tartışmaların ana kaynağı, geçmişe doğru yerden bakamamamızdır. Meselelere doğru noktadan bakamazsanız, doğru sonuçlara ulaşmanız da mümkün olmaz. Kendinizi boşuna yorar, zaman kaybedersiniz; sonunda elde edilen şey de kuru bir gevezelikten öteye geçmez, dimağlarda bir kötülük olarak kalır.

İlim bir gelenek gerektirir; çiftçilik bir gelenek gerektirir; devletler bir gelenek gerektirir. Bazı müesseseler ve meslekler ille de gelenek gerektirir. Çünkü gelenek, başta dediğimiz gibi, kültürünü ve ahlakını oluşturmuş şeydir. Konuşmak bile rastgele bir iş değildir; gönlümüzden, aklımızdan, düşüncelerimizden ve hayallerimizden süzülerek dilimize dökülen bir süreçtir.

Asırlardır yoksunu olduğumuz ve künhüne ermekte zorlandığımız ilim de böyledir. İlim soylu bir çaba gerektirir. Bu çabayı vermek işimize gelmediğinden hazıra konmaya, ikame etmeye, hatta korkunç bedeller ödeyerek elde etmeye çalışırız. Zorlandığımız asıl şey, geçmişi doğru okuyamamak; ilimle gerçek anlamda ilişkimizin adını koyamamaktır. İçinde miyiz, dışında mıyız? Gerçeklerimizin neresinde duruyor? En önemlisi, ilim diye bir şeye gerçekten inanıyor muyuz? İnanacak kadar bilgi sahibi miyiz? Bunların her biri ayrı bir problemdir.

Örneğin, “İslam dünyasında ilim neredeyse sekiz, dokuz yüz yıldır bitmiştir” desem, çoğunuz itiraz edeceksiniz. “Selimiye’yi, Süleymaniye’yi nereye koyacağız? Hanlar, hamamlar, çeşmeler, kazanılan savaşlar ilim değil mi?” diyeceksiniz. Merak etmeyin, hepsinin konacağı yeri var; hepsi yerli yerinde duruyor. Mesele, kafamızda yanlış yerde durmalarıdır. Coğrafi olarak değil, zihinsel olarak yanlış konumdadırlar.

“Kafamızda yanlış yerdeler” derken kastımız şudur: İlmin sürecinden habersiziz. Evet, ilim İslam dünyasında bir zamanlar nüve hâlinde doğmuş, embriyo hâline gelmiş, kültürü ve ahlakı oluşmuş, meyvelerini vermiştir. Başta onu ağaca benzetmiştik ya: kökü, gövdesi, dalları, yaprakları, çiçeği ve meyvesi vardı; hepsinin gelişmesini sağlayan bir iklim de mevcuttu. Bu iklim sayesinde ağaç meyveye durdu. Fakat biz son meyvelere odaklanırken, ağacın kökünün ve gövdesinin kuruduğunu fark edemedik. Kök ve gövde aslında baharla birlikte kurumaya başlamıştı; fakat bizim gözümüz hep meyvedeydi. Toprakta, kökte, gövdede, dallarda olup biteni görmedik; hâlâ da görmüş değiliz.

İlim ve düşünce, binli ve bin yüzlü yıllarda İslam dünyasında gerçekte bitmişti. Biz bu bitişin son meyve ve hasat dönemini yaşadık. Elimizde kalanlar da bu son hasadın ürünleridir. Bu hasadın ardından ağaç kurudu, iklim dağıldı; fakat bunu fark edemedik. Öyle ki sonunda kendini bile taklit edemez hâle geldi. Sürecin künhüne varılamadığından, boş yere büyük çabalar harcandı. Biraz zeytin ağacına benzediği için bu çöküş uzun sürdü. Fakat nihayet gözlerimizin önünde çöktü.

Bu süreci, yani düşüncenin ve ilmin sürecini doğru anlayamadığımız için neyi kaybettiğimizin hâlâ farkında değiliz. İlim bizi tarttı, açığa aldı, uzağına fırlattı; fakat biz bunu bile göremedik. İlimle olan ünsiyetimizi kaybettik. Bu derin ve köklü kaybediştir ki bizi Cumhuriyete kadar getiren süreci oluşturdu.

Biz çöküşe doğru hızla yol alırken, Batı dünyası bin yüzlü yıllardan başlayan yeni bir düşünce sürecine girdi. Biz tarihsel olarak son meyvelerimizi toplarken, onlar düşünce evrimini ve devrimini gerçekleştiriyor, yeni hasatlara hazırlanıyorlardı. Onlar füze hızıyla yükselirken, biz çöküşümüzün son aşamalarında debeleniyorduk. Bu yalnızca ilim olarak kalmadı; siyasetini de, coğrafyasını da etkiledi. Sonunda mukadder savaşlarla yüz yüze kaldık ve kaybettik.

Bütün bu süreçler doğru okunmadığı için hâlâ lüzumsuz tartışmalarla vakit öldürüyoruz. Ve bu lüzumsuz tartışmalar, ne yazık ki çoğumuzun da işine geliyor; fırsattan istifade edenler için bulunmaz bir ortam…

Ne diyelim, eskilerin sözünü hatırlayalım:

Akıbetimiz, sonumuz hayrola…

AdminAdmin