Güncel
Giriş Tarihi : 22-01-2026 14:59

Her varlık kendi öz âlemini yaşar.

İnsan, bütün varlığa kelepçe vurarak kendisini özgür kılamaz.

Her varlık kendi öz âlemini yaşar.

Benim kanımca özgürlük, insanın en olmazsa olmaz hâlidir. Özgürlüğün olmadığı yerde hayat da yok demektir. Zira hayat, yalnızca nefes almak, var olmak ya da gündelik döngüler içinde sürüklenmek değildir; hayat, insanın kendisi olabilmesi, kendi imkânlarını fark edip onları gerçekleştirebilmesidir. İnsanın hayata gelişindeki en büyük borcu da tam olarak budur. Kendisini gerçekleştiremeyen insan, kalabalıkların içinde yaşasa bile hakikat düzleminde yok hükmündedir.

Kâinatın varlığı ve seyri; eşyanın, yaratılışın ve insanın bunlarla kuracağı ilişkinin asıl manivelası özgürlüktür. İnsan, ancak özgür olduğu müddetçe bu büyük bütünlükle sahici ve dengeli bir ilişki kurabilir. Özgür olmayan bir bilinç, varlığı parçalar; parçaladığı şeyi ya tahakküm altına alır ya da tüketir. Özgürlüğün eksik kaldığı yerde, doğru bir ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Çünkü özgürlük yoksa hayatın bir dengesi ve anlamı da olmaz.

İnsanlığın son yüz yılı, özgürlüğün en çok konuşulduğu, en fazla sloganlaştırıldığı dönemler olmuştur. Ancak Batılı anlamda özgürlüğün amentüsü, çoğu zaman insanın insanla olan ilişkileriyle sınırlandırılmıştır. Özgürlük; bireyin bireyle, bireyin toplumla ya da bireyin devletle kurduğu bağlar çerçevesinde ele alınmıştır. Oysa insanın insanla kuracağı özgürlük ilişkisi, meselenin ancak küçük bir bölümünü oluşturur. Asıl özgürlük, insanın bütün bir kâinatla uyum içinde yaşayabilme hâlidir. Ben özgürlüğü, işte bu bütünlük içinde anlamlandırıyorum.

Bu anlayışta özgürlük, yalnızca insana ait bir imtiyaz değildir. İnsan kendi özgürlüğünden söz ederken, aynı anda bütün varlığı ve eşyayı da özgür bırakmak zorundadır. Çünkü insanın özgürlüğü, varlığın bütünüyle kurduğu ilişkinin niteliğine bağlıdır. Eşyayı tutsak eden, tabiatı tahakküm altına alan, canlıyı yalnızca fayda ekseninde değerlendiren bir insanın özgür olması mümkün değildir. İnsan, bütün varlığa kelepçe vurarak kendisini özgür kılamaz. Belki de insanlığın son yüzyıllarda gözden kaçırdığı en temel hakikat budur.

İnsan, insanla olan ilişkilerinde özgürlüğü arayıp inşa etmeye çalışırken; kâinatla, dünyayla ve eşyayla kurması gereken doğru ilişkiyi ihmal etmiştir. Kendisini özgür kılmada yaşadığı en büyük zorluk da buradan kaynaklanmaktadır. Uyum içinde yaşamak yerine, varlıkla savaşmayı seçmiştir. Kısa vadeli kazanımlarını büyütürken, uzun vadeli kayıplarını görememiştir. Küçük hesaplarda kazandığını düşünürken, büyük hesapta ne denli büyük kaybettiğinin farkına varamamıştır.

Tam da bu noktada bozkırın ve bozkır toplumlarının, milletlerinin özgürlük anlayışı belirgin bir fark ortaya koyar. Bozkır insanı özgürlüğü tarif etmeye değil, yaşamaya odaklanmıştır. Onun eksiği, bu anlayışı aktüel hâle getirememesi ve anlatma ihtiyacı duymamasıdır. O, özgürce yaşamayı yeterli görmüş; bunu başkalarına izah etmeyi gerekli saymamıştır. Ta ki “beyaz adam”, dört bir yandan acımasız silahları ve kıyıcı öfkesiyle kapısına dayanana kadar…

Güneşi tuğ, göğü çadır yapanların özgürlük anlayışı ile bugünkü anlamda özgürlük tasavvuru arasında neredeyse hiçbir illiyet bağı yoktur. Bu nedenle birbirlerini anlamaları da son derece güçtür. Bozkırda gök de, deniz de, ırmak da, hasılı kara yer de birer gerçekliktir. Her varlık kendi öz âlemini yaşar. Kuştan kurda, börtü böcekten yılkıya; geyikten ceylana varıncaya kadar her şey, kendi ikliminde, kendi ritminde özgürce akıp gider.

İnsanların henüz “tek dişi kalmış canavarı” götüremediği iklimlerde; gökler hâlâ masmavidir, ormanlar yemyeşildir, dereler pırıl pırıldır. Bu hâl, tabiidir ki insanlara da doğrudan yansır. Çünkü bu doğru muvazeneyi kuran, yine bizatihi insanın kendisidir. Belki de bunun için, o iklimlerde yaşayan insanların isimlerine bakmak bile yeterlidir; isimler bile hâlâ tabiatla, gökle ve varlıkla akrabadır.

AdminAdmin