Bugün biraz çocukça düşünmek istiyorum. Kendi çocukluğum aklımda, büyüttüğümüz kendi çocuklarım aklımda; sokaklarımızda, onlarca, yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca çocuklarımız da aklımda. Şu an büyümekte ve büyütülmekte olan torunlarım da aklımda. Uzun zamandır kafama takılan büyük bir soru var; bu çocuklarımızı nasıl ve neye göre büyütmeli ve yetiştirmeliyiz? Maddi, manevi; ekonomik, siyasal, sosyal normları darmadağın olmuş bir toplumda çocuk büyütmek nece ve nasıl bir şey olmalı? Bunun cevabını tek bir yazı ile verebilecek maharette değilim, çünkü konu ve sorunlar, oldukçe çok genli ve çetrefil.
Çocuğun doğduğu ev olan aileden başlamak üzere, çok katmanlı yapısı da olan, bu günümüzü, yarınımızı ve yarınlarımızı da doğrudan etkileyecek bir hayatiyetten söz ediyorum. Bu hayatiyet sadece kendinden menkul bir hayatiyette değil. Bir milletin var olmasını, yahut yok olmasını doğrudan etkileyecek bir hayatiyet.
Tanrı vergisi, çocuk, çocuklarımız hepimizin bildiği gibi aile dediğimiz bir kurumun üyesi olarak dünyaya gelirler. Aile çocuk için ilk ve en önemli duraktır. Çocuğun içine doğduğu ailenin huzur ve mutluluğu; huzursuzluğu ve mutsuzluğu, çocuğun doğrudan etkileneceği en önemli durumdur. Burada anne ve babanın ortak sorumlulukları vardır ve bu hiçbir bahaneyle örtülemeyecek gerçek bir sorumluluktur. Anne ve baba çocuğun hayata dair ilk örnekleri olması bakımından da ayrıca çok önemlidir. Bu önemlilik içinde özellikle anne, bir çok özelliği bakımından da başat konumdadır. Başat konumdadır çünkü çocuğun sütünü veren o. Çocuk bunun farkındadır, bu nedenle de anne otomatik olarak özel bir yer edinmektedir kendiliğinden. Bu nedenle çocuğun ilk ve en çok takibe aldığı da anne olacaktır yine kendiliğinden.
Sorumluluk ortaktır ama mahiyet olarak anne farklı bir yere oturmaktadır bu düzlemde. Hani mutluluk ve huzurdan bahsediyoruz ya, çocuk huzur ve mutluluğu, huzursuzluk ve mutsuzluğu bir tür annenin yüzünden okumaya başlar. Çocuk bu anlamda en küçük nüansı bile kaçırmaz. Anne ile bir tür bütünlük bağı kurmaktadır. Buradan çıkarmamız gereken ilk sonuç; eğer mutlu bir çocuk yetiştirmeyi hedefliyorsak, ilk mutlu olmasını sağlayacağımız tartışmasız anne olacaktır. Annenin mutluluğu sağlanmadan hiç bir güzelliğin o evde döl tutacağını bekleyemeyiz. Peki mutlu anneyi nasıl oluşturacağız, yahut nereden bulacağız? Buradan otomatikmen evlilik müessesesine dönmek zorundayız. Yani doğru, dosdoğru bir evlilik. Bu çok kolay mıdır? Kolay olmadığını hemen çevremize dönüp baktığımızda kolaylıkla anlarız. Çok kolay değildir, ama ideal bir aileyi oluşturmak için elden gelen yapılmalıdır, dediğim gibi bu da ayrı bir bahistir. "Ana beni eversene" isimli yazımızda bu konuyu toptancı bir görüşle ele almıştık. Anne çocuk adına yükü otomatik olarak üstlenmek zorunda olduğundan, bütün bu dengeleri kurmak ve mutlu bir anneyi ortaya çıkartmakta en büyük görev de eş dediğimiz erkeğe düşmektedir. Erkek kurması gereken bu dengelerle aslında bir taşla!-gül ile iki kuş vurmuş olacaktır. Mutlu bir anneyi öne çıkartmayı başarırken, mutlu bir çocuğu da doğal olarak ortaya çıkartmış olacaktır. Bütün bunlar için; çevre, sosyal statü, ekonomik durum; elbette hepsi önemlidir ama bütün dengeleri kuracak olan sevgi ve saygıdır. Sevgi ve saygı öğrenilebilir, bilinebilir ve sürekli de beslenmesi gereken değerlerdir. Bu sanıldığı kadar da zor değildir. Erkek yahut, kadın; anne yahut baba; yahut her ikisi de, geldikleri ailelerde bunları görmemiş, yeterince yaşamış olabilirler, hiç sevilmemiş de olabilirler hayatlarında. Öncelikle el birliği ile bu durumu tespit edip, önce bu eksiklerini gidermek durumundadırlar, bunun farkına varmak da ayrı bir bahis ama buna mecburlar. Her iki tarafta geçmişini ortaya koyarak bunu uzun uzadıya konuşup önemli ve değerli sonuçlar çıkartabilirler. Tabi konuşmayı becermek de bir zaman alabilir. Demek önce her şeye rağmen konuşmayı başarmak lazım, yani diyalog. Sağlam ve samimi bir diyalogun çözemeyeceği çok az şey vardır hayatta, yeter ki önemini ve değerini kavrayabilelim. Bu kavrama ardından değişimi doğuracaktır, insan her şeye rağmen değişen ve değişmesi gereken bir varlıktır. Bu doğru değişim karşısından muhafazakarlık, ayağımıza kurşun sıkmaktan beterdir. Nelerimizi ne için değiştirmeliyiz? Bu soru cevap bulana kadar denemeye devam edilmelidir...
Bugünkü evliliklere bakınca, biz çocuk yaşta evlilik yapanlar sınıfına giriyoruz. Yaşlarımız 19-20; erken evliliğin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Bize göre geç sayılabilecek evlilikleri de doğal olarak izliyorum. Hepimizin bildiği gibi ağır bir gelenekten geliyorduk; sıra, saygı, otorite, sevginin arada uçup gittiği, çiftçilikten dolayı, iş ve eylemlerin bütün hacmi doldurduğu geleneksel aile tipi. Çocukların anne, babalar tarafından kucağa alınamadığı, hatta yaklaştıklarında usulca itilerek uzaklaştırıldığı bir düzlem. Ben bu aile tipinin eksiklik ve fazlalıklarını çok iyi izledim. Yaşadığımız bir çok şey bugün olduğu gibi hafızamdadır.




















