“Hey siz insanlar… ah sizi Tanrıya, Şeytana, hatta kendinize emanet etmeliydim… Ama yine de bir insan yüzü gördüğümde mutlu olmadan edemiyorum.”
Goethe’nin bu sözleri, insanlığın tarih boyunca taşıdığı o bitmek bilmeyen çelişkiyi tek bir cümleye sığdırıyor.
Bir yanda yaratma, sevme ve iyileştirme gücümüz; diğer yanda ise yok etme, tüketme ve kendine dönük o karanlık yıkıcılığımız.
Goethe’nin sitemi, aslında hepimizin zaman zaman hissettiği o derin yorgunluğun tercümanı.
İnsan, doğanın içinde belki de kendine ve çevresine zarar verebilen yegane canlı türü. Diğer varlıklar hayatta kalmak için öldürür, doğayı sadece ihtiyacı olduğu kadar tüketir.
İnsan ise; hırsı, ideolojileri, bitmek bilmeyen “daha fazlasına sahip olma” arzusuyla, sadece kendi türünü değil, yeryüzünün geri kalanını da bir enkaza çevirme potansiyeli taşır. Kendi elleriyle kurduğu dünyayı, yine kendi elleriyle ateşe atabilen tek varlığız.
Peki, bu kadar yıkıcılığın ortasında Goethe’yi (ve belki de bizi) insan yüzü görmeye sevk eden o “mutluluk” nedir?
Belki de umut, tam olarak o noktada gizlidir.
İnsan, kendi karanlığının farkında olan tek canlıdır. Kendi kendine zarar verdiğini idrak edebilen, bu yüzden de vicdan azabı çekebilen ve iyileşmeyi arzulayan yegane tür yine biziz.
İnsan yüzüne baktığımızda bizi mutlu eden şey, o yüzün taşıdığı potansiyeldir; bir gün her şeyi yakıp yıkabilecek o ellerin, aynı zamanda birini şefkatle tutabilme, bir yarayı sarabilme, bir güzellik inşa edebilme ihtimalidir.
Kendimize emanet edilmiş bir dünyada, hem celladımız hem de kurtarıcımız yine biziz.
Goethe’nin sitemi, insan olmanın trajik yükünü hatırlatırken; o “mutluluk” ise bizi insan kalmaya zorlayan yegane yaşam ışığıdır.
Ve belki de en büyük devrim; kendi yarattığımız bu karanlıkta, birbirimizin yüzüne bakıp 'insan' olmayı yeniden seçme cesaretini göstermektir.
Sağlık ve sevgi ile kalın…




















