Fakat; Marmara’nın incisi Avşa, bugün güneşin, denizin ve eğlencenin merkezi olarak anılsa da, aslında derin bir tarihin üzerinde yükseliyor. Adanın antik dönemlerden bugüne ulaşan hırçın rüzgarlara ve değişen medeniyetlere nasıl direndiğini düşündüğümüzde, akla gelen ilk durak çoğu zaman o hüzünlü sessizliğiyle Manastır oluyor.
Ada sokaklarında dolaşırken karşımıza çıkan modern dokunun ardında, geçmişin izlerini sürmeye kalktığımızda ne yazık ki pek fazla yapı kalmadığını görüyoruz. Adanın neredeyse tek somut tarihi tanığı olan bu manastır kalıntısı, bugün turistlerin meraklı bakışları arasında yavaş yavaş hafızalardan siliniyor. Harabe halindeki duvarları, sadece taş yığınlarından ibaret değil; burası zamanında çan seslerinin yükseldiği, yaşamın nabzının attığı bir dönemin sessiz çığlığı gibi.
Bir zamanlar huzurun ve inancın merkezi olan bu yapının, günümüzde sadece bir "harabe" olarak anılması, aslında kültürel mirasımıza sahip çıkma konusundaki sınavımızın bir yansıması. Avşa'nın o meşhur kumsallarında güneşlenirken, arkamızda kalan bu kadim taşların tarihin tozlu sayfalarına karışmasını sadece izlemekle mi yetineceğiz?
Belki de bu yazıyı okuduktan sonra, bir sonraki ada ziyaretinizde o unutulmaya yüz tutmuş duvarlara sadece bir "harabe" gözüyle değil; adanın hikayesini fısıldayan bir yaşlı bilgin gibi bakarsınız. Kim bilir, belki de bizler değerini bildikçe, tarih bu adada biraz daha nefes almaya devam eder.
