Bizim en büyük handikaplarımızdan biri, ne insan, ne vatandaş ne de birey olarak kendi değerimizin farkında olmamamızdır. Aslında yaşadığımız birçok toplumsal ve bireysel sorunun temelinde de bu yatar. Çünkü insanın kendisine vereceği değer, dünyanın da ona vereceği değerin başlangıç noktasıdır. Kendi kıymetini bilmeyen, kendi varlığının anlamını kavrayamayan ve sahip olduğu değeri idrak edemeyen bir insanın, başkalarından değer görmeyi beklemesi boş bir çabadır.
Kendi değerinden habersiz kitleler ve bireyler, her türlü hakarete, aldatılmaya, onca yalana maruz kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü insanlara nasıl davranılacağını belirleyen şey çoğu zaman onların kendileri hakkında oluşturdukları algıdır. Senin farkında olup kendine vermediğin değeri başkaları neden versin? Sen kendini sıradanlaştırmışken, başkalarından seni yüceltmelerini beklemek hangi mantığa dayanır? İnsan önce kendi gözünde kıymetli olmalıdır. Kendi varlığının anlamını bilmeyen birinin, başkalarının gözünde anlamlı hale gelmesi olası bir durum değildir.
Hayatın görünmeyen fakat işleyen kanunları vardır, sen halin ve ahvalinle neye hazır ve teşne görünüyorsan, onunla muamele edilirsin. Güçsüz görünmeyi alışkanlık haline getirenler güçsüz muamelesi görürler. İradesiz görünenler iradesiz kabul edilirler. Hakkını savunmaktan vazgeçenler ise zamanla hak sahibi olarak görülmezler. Çünkü dünya çoğu zaman insanın söylediklerinden çok, sergilediği duruşu dikkate alır.
Bu yüzden insanın maruz kaldığı birçok değersizlik, aslında kendisine karşı geliştirdiği değersizliğin bir yansımasıdır. Bunun ardından şikâyet etmeye kalkıştığında ise çoğu zaman ciddiye alınmazsın. Daha da kötüsü, alay konusu olursun. Seni küçümseyenler, sana yapılan haksızlıkların bile sana yakıştığını söylemeye başlarlar. Hakareti normalleştirenler, senin itirazını anormal bulurlar. Çünkü uzun süre sessiz kalanların sesi yükseldiğinde, bu ses hak arayışı olarak değil, düzen bozucu bir itiraz olarak algılanır.
Böyle bireyler ve böyle toplumlar zamanla hak talep etme kabiliyetlerini de kaybederler. Çünkü onlara biçilen rol, verilene razı olmaktan ibarettir. Kendileri için belirlenmiş sınırların dışına çıkmaları beklenmez. Hatta çoğu zaman buna izin de verilmez. Bunun dışında ve üzerinde onların tarafından gelecek her söz, her talep, her eleştiri ve her itiraz isyan olarak görülür. Çünkü değersizliğe alışmış zihinler, artık bir değerden bahsedemez hale gelirler.
Oysa bütün problemlerin baş çözümü, insanın kendi değerinin farkına varmasıdır. Bir insan kendi değerini keşfettiği anda dünyaya bakışı değişir. Hakaret karşısındaki tavrı değişir. Kendisine yapılan muameleye karşı duruşu değişir. Kendisini tanımaya başlayan insan, sınırlarını da tanımaya başlar; haklarını da sorumluluklarını da yeniden keşfeder. İşte gerçek değişim de burada gizlidir ve buradan da başlar.
Kendi değerinin farkına varmayan bir insanın büyük işler başarması, büyük iddialar taşıması veya büyük hedeflere yönelmesi mümkün olsa bile kalıcı olamaz. Çünkü insanın dış dünyada kurduğu her şey, içeride kurduğu değer duygusu kadardır. Sen bunu halletmedikçe hiçbir şeye gerçek anlamda yeltenemezsin. Yanılıp yeltenmeye kalksan bile kimse seni hesaba katmaz. Çünkü insanlar da toplumlar da, kişinin kendisine verdiği değeri fark ederler. Kendisine inanmayan birinin söylediklerine başkalarının inanması zordur.
Maruz kaldığımız bütün ciddiyetsizliklerin, bütün küçümsemelerin ve bütün değersizleştirmelerin temelinde çoğu zaman bu kendinden habersiz halimiz yatar. İnsan kendisini tanımadığı zaman başkalarının tanımlarının içine sıkışır. Kendisini tarif etmediği zaman başkaları onu tarif eder. Kendisine bir değer biçmediği zaman ona başkalarının uygun gördüğü değer biçilir.
Üstelik bu durum yalnızca insanlar arasında geçerli değildir. İnsan ile Allah arasındaki ilişkinin özünde de benzer bir hakikat vardır. Allah, insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattığını bildirirken aslında ona sahip olduğu değeri de hatırlatmaktadır. İnsan, yaratılışındaki bu değeri idrak ettiği ölçüde kendisini doğru bir yere konumlandırabilir. Fakat Allah'ın kendisine verdiği değeri terk edip başka suretlerde görünmeye, başka kimliklerin arkasına saklanmaya ve kendi gerçeğinden uzaklaşmaya başladığında, bunun sonuçlarıyla da yüzleşmek zorunda kalır.
Çünkü yaratılışın özünde insanın taşıdığı büyük bir emanet vardır. Bu emanetin farkında olanlar kendilerine de başkalarına da farklı bakarlar. Kendilerini değersizleştirmez, başkalarının da kendilerini değersizleştirmesine izin vermezler. Kendi varlığını anlamlandırabilen insan, hayatın içinde yere sağlam basar. Başkalarının verdiği değerle büyümez, onların küçümsemesiyle de küçülmez.
Bu hakikat bütün insanlık için geçerlidir. Toplumlar arasında da böyledir, vatandaşlar arasında da böyledir, aile içinde de böyledir. Bir insanın gördüğü muamelenin temelinde çoğu zaman kendisine biçtiği değer vardır. Bu yüzden her değişimin başlangıç noktası dışarıda değil içeridedir. İnsan önce kendi değerinin farkına varmalıdır. Çünkü kendisini tanımayanın dünyayı tanıması, kendisine değer vermeyenin başkalarından değer beklemesi ve kendi gerçeğini keşfetmeyenin gerçek adına söz söylemesi mümkün değildir.
Yani, hayatta var olmanın ve değer görmenin tılsımlı anahtarı önce kendimizdedir. Bütün olup bitenleri anlamadan önce bunu anlamamız, hayatı doğru anlamamızın da ilk şartıdır...
















