Trump’a yapılan saldırı benim için bir sürpriz olmadı. Aksine, içinde bulunulan konjonktür dikkate alındığında, böyle bir saldırının ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyordum. Bu beklenti dışarıdan gelecek bir tehditten ziyade, daha çok içeriden doğabilecek bir saldırıya yönelikti. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki, büyük güçlerin iç gerilimleri çoğu zaman dış tehditlerden daha karmaşık ve daha belirleyici sonuçlar doğurur.
Trump, yaptıklarıyla, söyledikleriyle, bazen yalanla bazen gerçekle örülü söylemleriyle, dünya kamuoyu önünde güvenilirliği tartışmalı bir tipoloji ortaya koydu. Bu yalnızca bir güvensizlik meselesi değildi; daha derin bir belirsizlik haliydi. İnsanların, kurumların ve hatta devletlerin, bir sonraki adımda ne olacağını öngöremediği bir atmosfer doğdu. Güvenin zedelendiği yerde belirsizlik çoğalır; belirsizlik çoğaldıkça da korku ve kuşku büyür.
ABD’nin dünya ölçeğindeki ağırlığı düşünüldüğünde, Trump’un varlığı ve uygulamaları, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uyumsuzluk, yalnızca kendi şahsı etrafında değil, ABD’nin genel siyasal yapısı içinde de tuhaf bir çelişkiler yumağı oluşturdu. Bu çelişkiler yumağı zamanla öyle karmaşık bir hal aldı ki, kimin, ne zaman ve nasıl bu düğümü çözeceği belirsizleşti. Belirsizlik ise uzun süre taşınabilecek bir yük değildir. Bu yüzden böyle bir durumun sonsuza kadar sürdürülebilir olmadığı açıktı. Belki de yaşanan bu saldırı, bazı çevreler için durup düşünmeye, olayları yeniden tartmaya vesile olacak bir fırsat doğurmuş olabilir.
Trump’un korunması meselesine gelince; aslında burada görünenin aksine bir anormallik yoktur. Dünyanın en büyük yalnızlığı, sahiplerinin çok olduğuna inanılan bir gücün ortasında yaşanan yalnızlıktır. İnsanların kendilerini kalabalıklar içinde güvende sandıkları anlar, çoğu zaman en savunmasız oldukları anlardır. Herkesin her şeyi koruduğunun zannedildiği noktalar, gerçekte en büyük korumasızlık noktaları olabilir.
Binlerce koruyucu örgüt, sayısız güvenlik birimi ve bireylerin varlığı, dışarıdan bakıldığında güçlü bir güvenlik hissi uyandırır. Oysa bu yapıların çoğu zaman bir gösterişten ibaret olduğu da unutulmamalıdır. Bu düzeneklerin bir kısmı, gerçek güvenlikten çok gözdağı vermeye, kaygı ve korku yaymaya yarar. Halkın gözünde bu düzeneklerin caydırıcı bir anlamı vardır; fakat gerçek anlamda organize olmuş yapıların, bu sistemlerin zafiyetlerini fark etmesi zor değildir. Gücün sergilendiği yerde, çoğu zaman onun zayıf noktaları da açığa çıkar.
Bir dönem yaşadığımız toplumsal düzensizlikler ve anarşi ortamının etkisiyle, askerlik yapmadan önce ben de birçok insan gibi, en güvenli yerlerin karakol çevreleri olduğunu düşünürdüm. İnsan zihni, sembollere kolay inanır; üniforma, silah ve resmi bina görüntüsü, güven duygusunu besleyen güçlü imgeler yaratır. Bu yüzden karakolun yakınında yaşamak, bana da güvenli bir tercih gibi görünürdü.
Fakat askerlik görevimi bir karakolda yaptıktan sonra bu düşüncemin neredeyse tam tersine dönüştüğünü fark ettim. Karakolun orada bulunması, dışarıdan bakıldığında güven veren bir fotoğraf sunuyordu; ancak karakolun uygulamaları ve dikkat alanı çoğu zaman bulunduğu yerden çok dışarıya dönüktü. İçeride güven hissi uyandıran bu yapı, aslında enerjisini ve odağını dışarıdaki olaylara yöneltiyordu. Bu durum ilk bakışta tuhaf bir çelişki gibi görünse de, gerçeğin çoğu zaman böyle paradokslar içinde saklı olduğunu anlamaya başladım.
İşte bu yüzden görüntü ile gerçek arasındaki farkı iyi ayırt etmek gerekir. Görüntü çoğu zaman bir yanılsamadır; rahatlatıcı, güven verici ama çoğu zaman eksik bir gerçektir. Gerçek ise çoğu zaman gözün gördüğü yerde değil, aklın sorguladığı yerde saklıdır. İnsan, olaylara yalnızca yüzeyden bakarak hüküm verdiğinde, çoğu zaman aldanır. Derine inmeyi, görünenin ardındaki anlamı araştırmayı öğrendiğinde ise hakikate bir adım daha yaklaşır.
Demem o ki; güven dediğimiz şey, çoğu zaman görüntünün ürettiği bir duygudan ibarettir. Oysa gerçek güven, görünmeyen ayrıntılarda, fark edilmeyen boşluklarda ve çoğu zaman sorgulanmayan kabullerin içinde gizlidir. Bu nedenle gerçeği arayan insan, yalnızca bakmakla yetinmemeli; görmeli, düşünmeli ve sorgulamalıdır. Çünkü hakikat, çoğu zaman gözün gördüğünden daha çok zihnin gerçekliğindedir.
