Geçen gün sokakta yürürken eski bir şarkının melodisi çalındı kulağıma. Kafamı çevirdim, genç bir müzisyen keman çalıyor. Yayından çıkan her ses, caddenin o gürültülü, koşturmacalı havasını bir anlığına dağıttı, insanlara nefes aldırdı.
O an düşündüm; sanat olmasaydı, hayatın bu acımasız ritmine nasıl katlanırdık?
Biz toplum olarak sanata bayılırız. Türkülerle ağlar, filmlerle güler, bir tablonun önünde büyüleniriz. Ama iş o sanatı üretene, yani sanatçıya değer vermeye gelince nedense hep bir "fren" mesafesinde dururuz. Sanatçıyı hep göklerde bir yerde, sanki sadece ilhamla beslenen, fatura ödemeyen, dünyevi dertleri olmayan yarı kutsal varlıklar gibi görme eğilimimiz var.
Oysa gerçek şu ki; Alkış harika bir motivasyondur ama bakkalda geçmez.
Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, sadece gökdelenleriyle değil, tiyatro salonlarının doluluğuyla ve sanatçısının gördüğü saygıyla ölçülür.
Sanata ve sanatçıya değer vermek, sadece sosyal medyada iki güzel söz paylaşıp, ölmüş ustaları anma yıldönümlerinde göklere çıkarmak değildir. Gerçek değer; o hayattayken üretimine alan açmak, emeğinin karşılığını hakkıyla vermek ve "Ne iş yapıyorsun?" dediklerinde "Ressamım" ya da "Oyuncuyum" cevabını bir hobi gibi değil, saygın bir meslek olarak kabul etmektir.
Unutmayalım; bilim bizi hayatta tutar, teknoloji hayatımızı kolaylaştırır. Ama bizi insan kılan, bize neden yaşadığımızı hatırlatan tek şey sanattır.
Bugün bir kitap alın, bir tiyatro biletine yer ayırtın ya da o sokak müzisyeninin kutusuna sadece bozuk para değil, içten bir teşekkür bırakın. Çünkü sanatçıya verilen değer, aslında kendi ruhumuza verdiğimiz değerdir.
Sizce toplum olarak sanatçıları yaşarken yeterince takdir edebiliyor muyuz, yoksa değerlerini anlamak için hep kaybetmeyi mi bekliyoruz?
Sevgiyle Kalın…
